Hande Koçak’s Registered & Protected Web Page
http://autohand.blogspot.com/-
All Rights Reserved
-
Sun Aug 02 20:04:21 UTC 2009
-
autohand
-
My Registered & Protected Copyright: http://autohand.blogspot.com/
-
ir a principal | Ir a lateral autohand "Mais...qu'ont-ils donc mes doigts?" Home Posts RSS Comments RSS Edit Search: Sur Artaud IV Gönderen Isabelle zaman: 12:21 | Etiketler: Antonin Artaud, Julia Kristeva 0 yorum 2.8.09 Sur Artaud III Gönderen Isabelle zaman: 12:21 | Etiketler: Antonin Artaud, Julia Kristeva 0 yorum Sur Artaud II Gönderen Isabelle zaman: 12:20 | Etiketler: Antonin Artaud, Julia Kristeva 0 yorum Sur Artaud I Gönderen Isabelle zaman: 12:19 | Etiketler: Antonin Artaud, Julia Kristeva 0 yorum Monologue Gönderen Isabelle zaman: 11:41 | Etiketler: Thomas Bernhard 0 yorum Thomas Bernhard:Çekiçle Felsefe Gönderen Isabelle zaman: 02:16 | Etiketler: Thomas Bernhard “Tüm deÄŸerlerin bir yeniden deÄŸerlendiriliÅŸi- bu soru iÅŸareti öyle kara, öyle devasadır ki, gölge salar, onu kayanın üstüne bir görev yazgısı zorlar her an”[1] cümlesini okudum en son, Nietzsche’yi bir zincirin en sonuna yerleÅŸtirmek, o zinciri görünmez kılar diye korkmadan. Parçalı düşünce akışı en mucizevi köprüleri kurar ve tam da burada, bir görev yazgısıyla sırıtkan ve sinirleri törpülenmiÅŸ dilini, tam da Arendt’in sözünü ettiÄŸi yüzeye çıkarak Batı geleneÄŸinin onurunu gaspeden alt akıntının yıkıntılarına daldırmış bir soru iÅŸareti de, olsa olsa Bernhard’dır diye düşündüm. Avusturya bir sahnedir, ideal egosu Almanya olan, kendi gerçekliÄŸinden ancak satır aralarında söz etmeye mahkum güzel ülke, ve bu ülkeden geriye kalan korku ve sessizlik.Bir Kaffeehausda oturmuÅŸ bunları yazarken, Salzburg’da dedim, tek bir tanıdığım yok Mozart’dan baÅŸka, turistlerin aşındırdığı sayısı bilinmez evlerinin de bana yabancı olduÄŸunu düşünerek. Turistler kovaladıkça Mozart yeni bir eve taşınıyor, adeta kaçıyor onlardan, oturduÄŸu bir sofada kalçalarının bıraktığı izin fotoÄŸrafını çekmek için birbirini ezen binlerce turist geliyor gözümün önüne. Mozart kaçıyor, turistler ellerinde fotoÄŸraf makineleriyle Mozart’ın bir sofaya oturup iz bırakacağı an için onu kovalıyorlar Salzburg sokaklarında. Kaffeehausda Mozart çalıyor ve Salzburg’da diye düşündüm oturduÄŸum sandalyenin hemen karşısındaki camdan görünen Salzburg kalesine bakarken, bu Kaffeehausda gazete okuyan herhangi biri gibiyim, oysa binlerce turist ÅŸu anda hangi ÅŸehirde olduÄŸunu bile bilmiyor, şöyle diyorlar birbirlerine “Åžu anda Mozart’ın 11 yaşında iken oturduÄŸu evdeyim.” Bir baÅŸkası “ Ben de onun 17 yaşında oturduÄŸu evden geliyorum.” diyor, bense, bu Kaffeehausda oturmuÅŸ gazete okuyan biriyim sadece, iÅŸte acınası varlığım. Bu ÅŸehirde gazetelerin her yerdeliÄŸinin doÄŸallığına kaptırmış kendimi okurken, bir gazeteyi bulabilmek için arkadaÅŸlarıyla arabaya atlayıp Salzburg’a gelmek zorunda kaldığı bir günü anlatan bir pasajı geldi aklıma Bernhard’ın, gazeteyi bulabileceÄŸi tek ÅŸehrin Salzburg olduÄŸunu yineleyip durduÄŸu sayfalarca süren yolculuk, ve “Gerçek ÅŸu ki, sadece arabada giderken mutlu oluyorum, az evvel ayrıldığım yerle gitmekte olduÄŸum yer arasındayken.Sadece yoldayken mutluyum; gideceÄŸim yere vardığımda birden hayal edilebilecek en mutsuz insan oluveriyorum.” ve baÅŸka bir yerde bir gazeteye varana dek, “Hiç olmazsa Neue Zürcher Zeitung bulunan bir yerde yaÅŸamalıyız,dedim ve Paul tüm kalbiyle onayladı beni.” deyiÅŸi. YolculuÄŸun iki yakasını düşündüm elimde olmadan, gergin bir legato düzeneÄŸinde bir ucunda derince bir lağım çukuru, diÄŸer ucunda ise, düşündüm, okudum: "Müziksiz bir yaÅŸam hata olurdu."[2] Gözümü kaleden, kitaptan bir kez daha kaçırıp karınlarına geçirilmiÅŸ tahta çubuklarla hareketli bir askıya asılmış vatozları andıran gazetelere baktım, bir tanesinde manÅŸetin hemen altında yaÅŸadığım ülkenin bayrağı vardı, bu ülkenin tükenmek bilmez tek politik dedikodu malzemesi olmasına aldırmadım yaÅŸadığım ülkenin o saniye ama onu takip eden saniyede “DoÄŸu’da aranan kaybolur” deyiÅŸi geldi aklıma Ahmet Hamdi’nin, ve aramak bir yana diye düşündüm, arandığında bulunabileceÄŸini, hatta bulunabileceÄŸi kenti bilmeden, aradığımı bulacağımı asla bilmeden ve içten içe bunun olabileceÄŸine inancımı toptan yitirmiÅŸken, hep kaybettiÄŸim bir toprakta çürüyorum, bir sonraki saniye bunun bir önemi olmadığını ve neden ile sonucu birbirine karıştırmanın eldekini de yitirmek olduÄŸunu düşündüm, okudum. “Duruma göre daha çok tercih ettiÄŸim bir baÅŸka iyileÅŸme de, putları yoklamaktır...Gerçekliklerden fazla put var dünyada.Budur benim kötü bakışım bu dünyaya, benim ‘kötü kulağım’dır aynı zamanda.”[3] Putları yoklamak, çevreme bakındım, kaleye, çevremi saran Salzburgerlere, uzaklarda bir yerden kötü(!) kulağıma ulaÅŸan Mozart’a, ve tek görebildiÄŸimin bir cinnet sonrası kendini ustalıkla gizleyen bir umutsuzluk olduÄŸunu düşündüm, buna dair yazabilmek daha da umutsuz olmayı, tıpkı her gün bir intihar provasına uyanır gibi yaÅŸamayı gerektirdiÄŸini. Yazdıklarınızın insanlarda neyi tetikleyeceÄŸini bilemezsiniz der Bernhard, bir gece yarısı evinin kapısına gelip içeri girmekte ısrar eden bir kadın okuruna dair bir anısını anlatırken, yine bir gazeteye elbette, içeri girmesine engel olmak için kadını, kapatmaya davrandığı pencerenin arasına koyduÄŸu parmağını ezmekle tehdit ettiÄŸini, sonrasında kadından bir mezarlıkta buluÅŸma daveti aldığını ve bunun aslında bir intihar daveti olduÄŸunu. OturduÄŸum sandalyeden kalktım,intihara isteksiz varlığımı ve sırtımı kaleye çevirerek yeniden oturdum. Okudum. Eski usta Reger’in dilinden, iÅŸaretlediÄŸim ÅŸu parçayı “AÅŸağıya kasabaya indiÄŸimde devletin(!) mutsuzluÄŸuna iniyordum, dağı çıkıp büyükanne ve büyükbabamın evine geldiÄŸimde, mutluluÄŸa geliyordum. Büyükanne ve büyükbabama, daÄŸa gittiÄŸimde, doÄŸaya ve mutluluÄŸa gidiyordum, aÅŸağıya kasabaya ve okula indiÄŸimde yapaylığa ve mutsuzluÄŸa gidiyordum. Sabah erkenden doÄŸru mutsuzluÄŸa gidiyor ve öğlen ya da öğleden sonra baÅŸlangıcında mutluluÄŸa geri dönüyordum (...) Okula gittiÄŸimde devlete gidiyordum ve devlet de insanları mahvettiÄŸinden, ben de insan mahvetme kurumuna gidiyordum. Yıllarca ben mutluluktan mutsuzluÄŸa gidip geldim, doÄŸadan yapaylığa ve gene geriye, tüm çocukluÄŸum bu gidip gelmeden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildi.Bu çocukluk gidiÅŸ geliÅŸlerinde büyüdüm ben.”[4] Ya da “Gerçekte devlet doÄŸuruyor çocukları, yalnızca devletin çocukları doÄŸurulur, gerçek bu. Özgür bir çocuk yoktur, yalnızca devletin kendisiyle istediÄŸini yapabileceÄŸi devlet çocuÄŸu vardır, çocukları devlet dünyaya getirir, annelere ise yalnızca çocukları dünyaya getirdikleri telkin edilir, çocukların çıktıkları yer devletin karnıdır,doÄŸrusu bu (...) Biz nereye bakarsak bakalım yalnız devlet çocukları, devlet öğrencileri, devlet işçileri, devlet memurları, devlet yaÅŸlıları, devlet ölüleri görürüz, doÄŸrusu bu.”[5] deyiÅŸini anımsadım, onu mutsuz eden çocukluÄŸu deÄŸil devletti, devlet burslarının renk verdiÄŸi sanattı, bu türden bir sanatı sarıp sarmalayan devlet insanlarıydı,bir devlet insanı olmaktan kurtuluÅŸun tıkanmış yoluydu, varoluÅŸa çevrilmiÅŸ cahil gözlerdi diye söylendim kendi kendime, çocukluksa yüksek sesli bir ÅŸakadır, scherzodur. Çürük çocukluÄŸuna dolanmış sadistik bir dilin çürük bedeninden güç alarak sürdürdüğü tek arayışı, yine sadece kendisine yönelir, sonsuz bir dolanımdır bu, çünkü yol anadildir ve yolculuk varmaktan daha mutluluk vericidir, geciken her varış ölümsüzlüğe yazgılıdır,ÅŸimdi tam da buradan bakınca görünüyor apaçık diye düşündüm, tükürükler saçarak tırısta bir sayıklamayla, tarihin toplumun göstermelik ritmini yok etmeye adanmış müziktir Bernhard’ın yazını, brutal bir senfonidir, her sanat yemeÄŸi davetinde, aynı bataklıktan havalanmış sivrisineklerin doluÅŸtuÄŸu aydınlık koridorun sonlandığı hastalıklı salonun trajik karanlığına terkedilmiÅŸ berjer koltuktur Bernhard. Nietzsche’nin “Ne? Arıyor musun? On katına, yüz katına mı çıkmak istiyorsun? YandaÅŸlar mı arıyorsun? –Sıfırları ara!”[6] deyiÅŸinin gölgesinde soÄŸudu kahvem, bir yudum aldım, Bernhard sıfırları sevmez, Bernhard opera tuvaletlerini, kraliyet ailesi seçkisi eserlerin sergilendiÄŸi salonları sevmez, o Mozart’ın evini ziyaret eden turistleri sevmez, o, rastlantısal bir seçicilikle, koÅŸar adım hakikatını yitirdiÄŸimiz anda görünüşünü de yitirdiÄŸimiz gerçekliÄŸi kovalar, bu kovalamacanın kaderi paragrafsız bir mide bulantısından baÅŸka ne olabilirdi ki diye sayıkladım kendi kendime. Performans, sadece metin deÄŸil, metnin performansı, konuÅŸan metin, Bernhard’ın kahramanlarının kendileri tarafından terkedildiÄŸini biliyorum, kendi geçmiÅŸi de ülkesinin tarihi gibi yaÄŸmalanmıştır, çevresindekilerde nasıl yapılabileceÄŸini bilmeseler de yardım etme isteÄŸi yaratan huysuz bir adamdır Bernhard, çocukluÄŸunda gözünün önünde patlayan kentlerden Restösterreich’ın[7] herhangi bir ormanına, kendi diliyle kurduÄŸu ormana çekilmiÅŸtir. Kubinesk kabusların yeni formu olarak Kulturpolitik, serpildiÄŸi toprağın üzerinden cinnetin kokusu daha henüz çekilmemiÅŸken, kesintiye uÄŸramadığı varsayılan bir yüksek sanat takipçiliÄŸinde sözün evrensel bilgisine teÄŸet geçen bir yerelliÄŸi uyarmaktır, ve bu yapılana taÅŸradan taÅŸan deneysel ve absürd varlığını yazarak yanıtla onu kendi cehennemine gönderendir Bernhard, bunu yaparken toprağın üzerinde asılı duran cinayetlerden arta kalan kanlı buharın boÄŸduÄŸu bir geleceÄŸin imkansızlığını gösteren, iÅŸte bunu yapan bir adamın huysuz olmasından daha doÄŸal ne olabilir ki diye düşündüm. Sadece tırnak içinde konuÅŸan, varacağı yer belirsiz bir gelecekle örülmüş talihsiz, keskin ve sürekli hareket bir gerçekliktir onun dayattığı, dayattığı diyorum çünkü odun kesmek bir yarıştır, kıyımların ödüllendirildiÄŸi bir ülkede sözcükleri doÄŸramak, ya da cümleleri tekrarlarla teker teker boÄŸmak, retorik, her ne kadar bu kez sessizliÄŸi çağırmasa da. Metnin tam kalbine yerleÅŸtirilen bir bomba, dört bir yana cümlelerden cümlelere, alıntılardan alıntılara, anılardan anılara aktarılırken giderek daha da küçük hipnotik parçacıklara ayrılan fikirlerin toplayıcısıdır Bernhard, sadece Aktör’e yazan bir ustadır. Anavatanında kendini gerdiÄŸi bir sevgi-nefret çarmıhı, tüm yazdıklarını açmakta kullanılabilecek bu tek anahtar, doyuma kurulmuÅŸtur, skandalvari bir saÄŸaltımın içinde döner. Korkudan ve Habsburg’un hayaletlerinden kurtulmanın tek yolu tiyatronun matemle yüklü ideolojik kabuÄŸunu çekiçle kırmaksa, kendi kendini yıkıma adamış manyetik ve politik bir dilin ta kendisidir bu, dedim kendi kendime, iÅŸte bu yüzden Bernhard bir tavırdır, o kurtulmak istediÄŸi için , Nietzsche’nin yıktığı putları yoklamak için ve bu sayede Barthes’ın tarihin içinde hep bir skandal (bir aksaklık) olarak ortaya çıkıp bir kopmanın aykırı bir sözün izlerini taşıdığını söylediÄŸi doyuma ulaÅŸtıran bir metni yazar, doyum flashbackler halinde geri gelen bir tarihin anımsanması ve bu yolla yok edilmesidir, “anımsama” bir performans olarak gerçekleÅŸir. Tiyatro sahnesini tükürükleriyle temizlemek, bir gün bir devlet ölüsü olmayacağını bilerek ve Lecaire’in söylediÄŸi gibi her tür edebiyatı – ve söylenebilecek her sözü- ilan ettiÄŸi yokoluÅŸun mutlaklığına katarak. Åžimdi yeniden bakıyorum elimdeki kitaba, dilindeki pütürleri kağıda sürterek evine giden yolu arayan bir çocuk görüyorum sadece, birazdan yazacaklarımın bu cümleye dek yazdıklarımın kaderini deÄŸiÅŸtirmeyeceÄŸini bilsem de diyorum, mide bulantısız tek bir güne uyanamayan bedenimi alıp artık çekip gitmek istediÄŸim bu Kaffeehausda, Salzburg’da, Mozart’dan baÅŸka kimseyi bulamadığım bu kentte, Barthes diyorum, yazmıştı çoktan, yazar annesinin bedeniyle oynayan biridir sadece, onu süslemek ya da onu parçalayarak yok etmek kendi bileceÄŸi iÅŸtir. Kalkıyorum oturduÄŸum, Bernhard’ın da sıkça ziyaret ettiÄŸinde tercih ettiÄŸi koltuktan, ve bana asla ölümü anımsatmadığını düşünüyorum onun. Kaffeehausun duvarlarını saran aynalardan birine takılan görüntüme bakıyorum.Burada Salzburg’da bir kafede oturup kitap okumuÅŸ biriyim ben sadece, dedim, idealin yokluÄŸundan yoÄŸurulmuÅŸ lağım kokulu bir hiçlikte bulantısına eÅŸlikçi arayan, ya da baÅŸka bir deyiÅŸle eÅŸlikçileri sayesinde daha nefes tazeleyemeden kafasını yeniden hiçliÄŸe gömmeye yazgılı bir ziyaretçi...Yürümeye baÅŸladım. Café Bazar,Salzburg[1] Nietzsche, Putların Batışı Ya da Çekiçle Nasıl Felsefe Yapılır[2] Nietzsche, A.g.e.[3] Nietzsche, A.g.e.[4] Thomas Bernhard, Eski Ustalar[5] Thomas Bernhard, A.g.e.[6] Nietzsche, A.g.e.Thomas Bernhard:Çekiçle Felsefe by Thomas Bernhard,Essay is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License.Based on a work at autohand.blogspot.com. 1 yorum 30.7.09 Bir DoÄŸum Gönderen Isabelle zaman: 00:51 | Etiketler: Karakutu, Romanesk Kendi doÄŸumumu hiçbir durumda baÅŸlangıç noktası olarak alamıyorum. Daha çok son anımda sırrına ereceÄŸim bir bilinmez o. ÇoÄŸunluk gibi anımsamadığım ilk gerçek deneyimim ve ben ona hükmedemiyorum. Yine de tüm yaÅŸamım ondan çıkardığım belirsiz derslerle sürüyor gibi. Ölümün bir giriÅŸ olduÄŸu yerde de doÄŸum pekala bir çıkışa karşılık geliyor olabilir. İlahi ahenk! Ama saplandığım yer hep bu ikisinin ortası nedense. Belki yaşıyor durumda olduÄŸumdan. Her durumda, bu ikisi, yaÅŸadığım ve yaÅŸayacağım en acımasız tecrübeler. İlla ki bir doÄŸumla baÅŸlamak istiyorum. Kendiminkini anlatmak zorunluluÄŸuyla baÅŸlayalım. Evet, ben, doÄŸudaki bir ÅŸehrin istasyon mahallesinde birbirini sevmeyen bir kadın ve erkekten doÄŸdum. Bir saksıdan çıktığımı düşündüğüm zamanlar oldu elbette, ya da bir trenle batıda bir yerlerden getirilip bir fırının önüne bırakıldığımı. Kurtarılmam ve bu yaşımı görecek olmam bir kesinlik içermeli, sanırım bu yüzden bir fırın. Bir kozmetik dükkânının önüne bırakılmış olsam, oraya asla uÄŸramayan bir anne ideali tarafından terk edilmiÅŸ olurdum örneÄŸin. YaÅŸamımı tam da onu anlatmaya koyulduÄŸum anda nasıl ÅŸansa bırakabilirim ki, olanaksız.Kendiminkinden sonra anımsadığım sayısız doÄŸum var, ancak bunlardan ilki ilk kardeÅŸiminki. Kıskançlık krizlerine girmekten çok sabırsızlıkla yalnızlığımı silecek bir arkadaÅŸla tanışmayı bekler gibi bekledim onu. Bir erkek olacağını umuyordum, bir süre sonra bir erkek olacağından artık emindim, ona annemin koymaya yanaÅŸmayacağı binlerce isim buldum. Ancak bu bir kızdı ve bu kız yaÅŸamı boyunca her ne yaparsa yapsın annemi savundu, kendini adeta onu haklı çıkarmaya adadı. İlahi adalet!Annemin sancıları sabaha doÄŸru baÅŸlamıştı, hiçbir çocuk bu denli uzun süreceÄŸini bilemezdi, ben de bilemedim ve sabaha dek kaygısızca uyudum.Uyandığımda, her zamanki gibi babaannemin içine bal ve tereyağı tepiÅŸtirdiÄŸi bir ekmek parçasını bir seferde yuttum. Pazar günleri zorla içtiÄŸim kaynar süte yeÄŸlediÄŸim orta sıcaklıktaki çay eÅŸliÄŸinde. Giydirildim. Büyüklerimin birçok davranışı öncelikli olarak beni soÄŸuktan korumaya yönelikti. Anlaşılabilir bir ÅŸeydi bu. İyice yedirilmek, sonra da sıkıca giydirilmek. Mavi beyaz çizgili bir kazak pantolon takım… Örgü…Yünlü…Kış sürüyordu, aslına bakılırsa kış hiç bitmiyordu! Takvim üzerindeki bahar çoktan yarılanmıştı, yaz geliyor olmalıydı, hep rötarlı gelirdi, gelince doyurasıya kalmazdı, dalga geçiyordu yazlık giysilerimle, benimle, herkesle. Sonraları okuduklarımdan, doÄŸduÄŸum ÅŸehrin , dünya üzerinde bu yükseklikte kurulan üç ÅŸehirden biri olduÄŸunu öğrendim. Üç buzhane! Üç anlamsız yerleÅŸim!Üç kurum yuvası! Palto, bere, atkı, eldiven, pantolon. Pantolon altına külotlu ve onun üstüne diz altı çoraplar, onun üstüne botlar… “Hazırım!” Kıpırdayamıyordum ancak hazırdım. Sonraları baÅŸka ÅŸehirlerde kendimi daha özgür buluÅŸumun altında bu olmalı. Zira eski günlere kıyaslayacak olursam, bu baÅŸka ÅŸehirlerde en giyinik halimle bile çıplak sayılırım.Dedem , benden daha hafifti. Palto, ÅŸapka ve eldiven. Elimi tutu ve beni bir türlü sevemediÄŸim kötü kokan bir semtte uzun zamandır almayı vaat ettiÄŸi ÅŸeyleri satın alma gezisine çıkardı. Ellerimiz kaskatı kesilene dek dolaÅŸtık, dükkanları, eÅŸi dostu. Sobadan çok sigara dumanıyla ısınan bir kahvehanede durduk sonrasında. Sevimsiz ve soÄŸuktan kararmış ağızlar yeni bir torundan söz ediyordu. Kendimi yine bir akvaryumun kıyısına attım. Kendilerini unutmuÅŸ bu toparlak balıkları seviyordum. Yosun baÄŸlamış yurtlarında, kendi pisliklerinin içine gömülmüşlerdi. Biraz bize benziyorlardı, aradaki fark, biz karda yüzüyorduk. Utanmıyorlardı, can sıkıntısından bitkin düşmüşlerdi ve kurtuluÅŸları ölümlerini gerektiriyordu. Bu halleri de bizi andırıyordu. Ama en önemlisi çıplak olduklarından manevra yapabiliyor, anlamsız da olsa suratlarında ılık su sayesinde ifadeler belirebiliyor oluÅŸuydu, bense bir lahana gibi dolaÅŸmak zorundaydım. Akvaryumun arkasına yapıştırılmış tropik tipik bir okyanus manzarasına bakıyordum. Balıkların umurunda bile deÄŸildi. Sonra kendime baktım, soÄŸuktan büzüşmüş bedenime. Bir gün, kesinlikle bu semtten geçmeyecek bir yoldan okyanusa gitmeye o saniye söz verdim sanırım. Kırış kırış olmayan, rengi sigaradan solmamış bir mavi. Tabii bunda sıcak hava beklentimin de kışkırtıcı bir etki yaptığını söylemeliyim. Donmayan dudaklar ve hafiflik…Ne güzel bir hayaldi bu Tanrım! Zira denizi biliyordum. İki sene önce, bir yaz tatilinde birbirlerini sevmedikçe birbirlerine daha da çok benzeyen annem ve babamla birlikte çıktığım bir tatilden. Yüzme bilmeyen annem ve yüzmeyi arsız derelerde öğrenmiÅŸ olmanın verdiÄŸi dirençle en iyi yüzücü babam. Plajın bir yanına kurulmuÅŸ bir parkta, en sevmediÄŸim oyuncaÄŸa bindirilen ben. Salıncak! Zincirleri ömrümden uzundu! Annem tüm gücüyle ittiÄŸinde ben çığlık çığlığa durmasını söylüyordum. Yanımda delirmiÅŸ gibi havalanan bir kızın yükseldiÄŸi yerde çığlıklar atarak denize uçmak üzere olduÄŸundan hala eminim. Korkuyla tutunuyor, başımı zorlukla arkama devirip anneme durmasını söylüyordum. Annem durmuyordu, bu da aslında söyleyemediÄŸim, söylediÄŸimi sandığım gerçeÄŸini doÄŸruluyordu. Muhtemelen tek söyleyebildiÄŸim “Anne!” deyip zırıldamaktı. Öylesine bir korku olmadığını anlatabilmemi saÄŸlayacak her türlü enstrümandan yoksun bir halde, korkularıma terkedilmiÅŸtim. Sallıyorsa, sallanacaktım. KurtuluÅŸ yoktu! Denizde, amcam ve halamın kalın kadife perdeleri kapatıp eski moda bir sinemaya dönüştürdükleri salonumuzu dolduracak büyüklükte olduÄŸunu öğrendiÄŸim köpekbalıkları yaşıyordu. Onları filmlerden, belgesellerden boyutlarını ise dedemden biliyordum. Amcam ve halam onları en az benim bulduÄŸum kadar ürkütücü buluyordu. Üniversiteye gidiyorlardı, bu balıkların sahiden korkunç olduklarını düşünmeden edemiyordum! Boylarını ve ağırlıklarını her fırsatta dedeme sorduÄŸumda, aldığım yanıtı sıkıca aklımda tutmaya çalışarak salonda ölçümler yapıyordum bir metreden daha çok açılmayan bacaklarımı açarak. Bulgu ÅŸuydu: salonumuzdan daha büyük olabiliyorlardı. Bunun bende yarattığı dehÅŸet, denizi görmemin öncesindeydi ve uzun süredir akvaryumlar hariç suyla göz teması kuramamaya baÅŸlamıştım. Banyo yapmak tam bir iÅŸkenceydi, bir küvetimiz olmadığı için Tanrıya şükrediyordum elbette, ellerimi yıkarken lavaboda biriken o derinliÄŸi olmayan suyun dibinde balık diÅŸleri arayan bir çocuk için bir çeÅŸit kurtuluÅŸtu bu. KurtuluÅŸ demiÅŸken, deniz kıyısındaki salıncaÄŸa dönüyorum. Şöyle geliÅŸti, salıncaktan azat edildim ve kumsala götürülüp öylece oyuna terk edildim. Annem tek gözü benim tek gözü sadece siyah bir noktaya dönüşen babamın üzerinde öylece oturuyordu. Bir an yer ters döndü, bulanık, sudan kabarcık dolu bir kazanda dönerken buldum kendimi. Gözlerim yanıyordu, bacaklarımı arıyordum üzerlerinde durabilmek için. Sanırım çok küçük olduklarından bulmakta zorlanıyordum. Kuma yapıştım. Gözlerimi ileriye çevirdim ürküntüyle. Uzaktan bana doÄŸru yaklaÅŸan bir grilik gördüm. Hızlanıyordu. Sonra gözlerini gördüm. Ve diÅŸlerini. Bağırmak istedim ama aldığım nefes deÄŸil su oldu. Sonrasında annemin kucağındaydım. Annemin dizine gelmeyen derinlikte duruyorduk. Yanında babamın ÅŸakacı bir arkadaşı, “olmaz ki canım, onca yol gelmiÅŸsiniz, sokun ÅŸunu suya” diye geveliyordu. Annem adamı bir güzel payladı ve bir daha beni alıp suya atmaya kalkmamasını söyledi. Bir kaşık su bile yeterdi buncacık çocuÄŸa! Kaşıkla sıvı tüketmek! Bir kaşığın içinde boÄŸulduÄŸumu apaçık görebiliyordum. Ben bunu da korku listeme eklerken, annem sırtıma vuruyordu, öksürmeye baÅŸladım. Aklım başıma geliyordu, kıpkırmızı küçük gözlerimi açtım ve ufka baktım. Bir siyah nokta arıyordum. Babamı gördüm ve adeta inlemeye baÅŸladım. “Baba! Baba!” Sudan çıkmalıydı. Köpekbalığı onu acımadan parçalayacaktı. Annemle ben kıyıda öylece kalacaktık. Artık anneme bağırmayacaktı ama annem bu kez onun yokluÄŸundan daha da çok aÄŸlayacaktı. Onu kaybetmek istemiyordum. Gücüm bitene dek bağırdım, babam hızlı kulaçlarla duyması olanaksız olan sesime geldi. AÄŸlamaktan morarmış yüzüme baktı ve sürekli zırıldayan huysuz bir çocuÄŸa bakar gibiydi. Ama ben rahatlamıştım. Önyargıyla uÄŸraÅŸacak halim kalmamıştı. KurtulmuÅŸtu. O yaÅŸlarda gerçek bir huysuz ve aÄŸlamaya programlanmış bir çocuk olduÄŸum bana hala zaman zaman hatırlatılır. MutsuzluÄŸumun kökeninde bunu aramak onları nedense memnun ediyor, belki de baÅŸlangıcına tanıklık ettikleri için. Bilmiyorum. Kendime dair çok iyi bildiÄŸim ÅŸeylerden biri ÅŸu, o tatil sonrasında suyun altında bir daha gözlerimi açamadım.Elimdeki plastik topu diÄŸerlerinden ayıran, desenli oluÅŸuydu sanıyorum. Mahalle bakkalında asla bulunamayacak cinstendi, BeÄŸenmem dedemi mutlu etmiÅŸti, gülümsüyordu. Ceketinin iç cebinden eksik etmediÄŸi kalemini çıkardı ve üzerine çok sevdiÄŸi ismimi yazdı. Altına bir isim daha yazmak istiyordu. Kendi ismini yazmasını istedim. Bana yazılacak ismin sahibinin benim oyun arkadaşım olması gerektiÄŸini söyledi. Bir süre düşündüm. Topumun mülkiyetini bölüşmeyi hak eden bir oyun arkadaşım yoktu. Aklıma halam ve amcam geldi. Dedem onların artık üniversiteli olduÄŸunu ve onlarla baÅŸka oyunlar oynayabileceÄŸimi ancak top oynayamayacağımı söyledi. Birkaç super kahraman ismi söyledim ama dedemi kandıramadım. Tanrım tamı tamına dört yaşındaydım ve bir tek oyun arkadaşı ismi bulamıyordum! Hayatım boÅŸuna geçmiÅŸti! Plastik bir topta ismini görmeyi hakeden bir arkadaşım bile yoktu! İçime tarifsiz bir hüzün kapladı. Kara kara düşünmeye baÅŸladım. Son bir kez ÅŸansımı deneyip, “Dede! Lütfen kendi adını yazar mısın?” Dedem hayır anlamında başını salladı, sonra birdenbire geçenlerde bir yemek esnasında babaannemin aÄŸzından çıkan ve kime verileceÄŸini bilemediÄŸim bir ismi söyledi. Pelin. Dedem çok iyi rol yapamıyordu. Topun üstüne başından beri bu adı yazmayı düşünmüştü, bunu biliyordum. Hesap sorar gibi çıkıştım: “Pelin kim acaba?” “Yeni arkadaşın.” Apartmana yeni biri taşınacaktı demek ki ya da bir amcam daha olacaktı. Pelin’i tanımıyordum, ama ismini babaannem koyduÄŸuna göre, o tanıyor olmalıydı. Eve gider gitmez babaannemin ensesine yapışıp soracaktım. Dedem topun üzerine, ismimin tam altına “Pelin” yazdı. Nedense bu hoÅŸuma gitmiÅŸti. Gizem sevdiÄŸimden belki. Ya da sırf meraktan. Daha önce duymadığım bir isim. Hep yaptığım ÅŸeyi yaptım ve dedeme sordum:“Dede, Pelin ne demek?”“Åžifalı bir bitki. Hem de zehirli.”Hmm…Zehirli olması pek hoÅŸuma gitmemiÅŸti. Topum için kaygılandım, acaba plastiÄŸe zararı var mıydı, bilmiyordum ama bu çok sürmedi.“Peki nasıl bir bitki? Çiçek gibi mi? Yoksa aÄŸaç gibi mi?”Dedem kolumun altında tutmakta zorlandığım topu düzeltti ve yanıtladı.“Siyah beyaz bir çiçek gibi.”Siyah ve beyaz çiçek görmemiÅŸtim, ismini daha önce duymamıştım, hem ÅŸifalı hem de zehirli bir nesne olabileceÄŸi o ana dek aklıma dahi gelmemiÅŸti. Heyecanlanmıştım.“Peki ne zaman gelecek?” diye sordum sevinçle. Dedem yaklaÅŸtığımız apartmanı iÅŸaret ederek, “Bu sabah geldi, evde, seni bekliyor.” Dedi. Dedemin elini bırakıp eve koÅŸmaya baÅŸladım. Kapıyı yaşı geçkin bekar komÅŸumuz açtı, benim hızımı kesmek istiyordu ama onu aÅŸtım ve sesleri takip edip yatak odasına koÅŸtum. YavruaÄŸzı yatak örtüsünün içine gömülmüş yatıyordu annem, yanında bir bebekle. Herkes etrafında oturmuÅŸ, gülüyordu. Beni görünce susup beklemeye baÅŸladılar. YataÄŸa tırmandım ve bu saçları olan alnı kırışık bebeÄŸe baktım. Bembeyazdı. Ses çıkarmıyordu. Yanakları boÄŸum boÄŸumdu. Güzel deÄŸildi ama sıcacıktı. Halsiz başını yavaşça yastıktan kaldırıp bana baktı annem. “Anne bu Pelin mi?” Annem gülümsedi. Eline dokundum. Parmağımı avucuna almaya çalışıyordu. Kafası sallanıyordu bunu yaparken. Komik görünüyordu. Zorlukla diÄŸer elini uzattı ve iki eliyle tuttu parmağımı. Karar vermiÅŸtim, onu da bir gün okyanusa götürecektim. Dedem odaya girdi, elinde topla. Topu Pelin’in ufacık yastığıyla anneminkinin arasına koydum. Sonra kulağına eÄŸildim ve fısıldadım. “İsimlerimiz birlikte.” Kafasını aynı komik hareketle oynattı. Topu nüfus kütüğümüz olarak kullanmaktan kısa süre sonra vazgeçtik, zaten top da bir aya kalmadan patlamıştı.(…) 2007 1 yorum The Negative Eschatology of Maurice Blanchot Gönderen Isabelle zaman: 00:41 | Etiketler: Maurice Blanchot WORK&FRIENDSHIPAlthough the scope and sheer enormity of his oeuvre suggests that he devoted his time to the solitude required by writing, Blanchot nevertheless enjoyed several important intellectual friendships.[1] And despite his tendency to maintain his distance from avant-garde groups and movements, he skirted through his journal activity and his friendships the perimeters of many important mid-century Parisian intellectual developments.The manner in which Levinas interpreted the existential and phenomenological work of Husserl and Heidegger left a strong impression upon the thought of many French intellectuals of the Thirties, especially that of Sartre and Blanchot. However, unlike Sartre, Blanchot shared a close friendship with Levinas. This friendship began in the mid-Twenties when they both attended the University of Strasbourg as students. When one learns that Blanchot, while at Strasbourg, introduced Levinas to Proust and Valéry, it becomes evident, considering the influence Levinas's work had on Blanchot, that they shared from early on the reciprocity and mutual influence of friendship. This exchange of ideas and information continued until Levinas passed away and in effect gives their work a similar tenor. Indeed, when one examines their work from the Forties that deals with the il y a (there is) and the impossibility of death, it is sometimes difficult to distinguish on a conceptual level between Levinas and Blanchot. For example, both thinkers describe the il y a as an impersonal and anonymous awareness or presence that precedes individual existence and somehow eludes all attempts aimed at negating its existence. Considering the fact that they refer to one another in works dating from this time, one can only assume that these two thinkers formulated the concept of the il y a while in conversation.[2]However, unlike Levinas, who was affiliated with the Sorbonne, Blanchot, like Sartre and other French intellectuals of the era, avoided the academy as a means for livelihood. After his 'career' as a political journalist in the Thirties, Blanchot began in the late Thirties and early Forties to draw his sustenance solely from literary articles. Despite the fact that, from the perspective of our current economic climate, this means of livelihood is nearly unimaginable, earlier in the century it was still possible. After a few years of writing literary reviews and essays for various journals (especially Le Journal des débats), Blanchot published in 1943 his first collection of literary essays, Faux Pas. This publication presented slightly revised versions of essays he had written for journal publication. It was upon this form that Blanchot modeled his subsequent works of literary theory (with the exception of Lautréamont et Sade). Although compilation played a significant role in the composition of these collections of literary theory, their fragmentary origin did not prevent them from presenting certain coherent themes. In reference to this, Blanchot writes in the unpaginated introduction of The Space of Literature (which is perhaps his most unified work) that "[a] book, even a fragmentary one, has a center which attracts it."After the Liberation, new journals such as Georges Bataille's Critique (which Blanchot informally helped establish), Sartre's Les Temps modernes and Jean Paulhan's Cahiers de la pléiade began to carry Blanchot's critical and theoretical work. Importantly, from 1953 to 1968, while Paulhan served as its editor, Blanchot published essays regularly in the revitalized Nouvelle nouvelle revue française (N.N.R.F.). From these essays came some of Blanchot's most important works: The Space of Literature (1955), The Book to Come (1959), The Infinite Conversation (1969) and Friendship (1971).In 1940, Blanchot met Georges Bataille, which initiated what was to become his other great intellectual friendship. It is of particular interest to note that Bataille was an excommunicated Surrealist. Considering the fact that Blanchot wrote several essays during the Forties and early Fifties that speak very highly about the Surrealist technique of automatic writing, one could speculate that Blanchot's friendship with Bataille (along with Blanchot's correspondence with Rene Char) played no small part in inspiring these essays. In some of these essays, Blanchot identifies automatic writing as a means to hear instantly the inexhaustible murmur of inspiration.[3] Surprisingly, perhaps due to the enthusiasm of Blanchot's position, even Surrealist leader André Breton, who is remembered for being very scrupulous when it came to allegiances, quoted Blanchot in a 1945 interview. Breton stated, "'Thanks to automatic writing,' Maurice Blanchot recently said, referring to its use in surrealism, 'language has benefited by the highest promotion. Language is not merged with thought; it is bound to the only true spontaneity, human freedom in action and manifest'" (257).In settings that prolonged, albeit at a less formal level, the collective discourse fostered in the late Thirties by the Collège de Sociologie (a colloquium series Bataille helped establish), Blanchot and Bataille met with other intellectuals and writers to discuss their theories. In particular, they theorized about the relationship of interior experience to society. The incompatibility of his inner experience with what society recognizes as valid experience seems to have especially afflicted Bataille. In Inner Experience (1943), Bataille admits that this incompatibility or gap soon plunged him into a crisis of meaninglessness. Bataille goes on to recount how Blanchot, by asserting the primacy and inculpability of interior experience, helped him to resolve his crisis. Its resolution appears to have transpired suddenly when Blanchot offered the proposition that inner "experience itself is authority (but that authority expiates itself)" (8).Bataille's thoughts likewise influenced Blanchot; for example, Blanchot's notion of the sacred and sacrifice largely correspond with Bataille's ideas on that subject. According to Bataille, the realm of the sacred becomes accessible only after one expends all energy on interior experiences that do not lead to worldly gain. It is relatively easy to interpret Thomas the Obscure as a series of such expenditures. Attesting to the correspondence of their ideas, Bataille writes in The Inner Experience: "Outside of the notes in this volume, I only know of Thomas the Obscure where the questions of the new theology (which has only the unknown as object) are pressing, although they remain hidden" (102). Based upon Bataille's comments, and the similarity of their concepts about the interior or limit-experience (a similarity I touch upon again in "The Orphic Experience"), it seems apparent that these two thinkers truly engaged within the reciprocal conversation of friendship. In addition, contrary to popular myth, it makes evident, as does his friendship with Levinas, that Blanchot did not become asocial or a recluse with the onset of the war. byKevin Fitzgerald _________________________________________________________________________________Notes[1] For a bibliography of Blanchot's works, see EC 274-298, or "The Resource Page for Readers of Maurice Blanchot," ed. Reginald Lilly, 2 Jan. 2000, U. Of Virginia, 5 Jan. 2000 .[2] Blanchot's refers in "Literature and the Right to Death" (1948) to Levinas's book Existence and Existents (1947), which in turn refers to the 1941 edition of Thomas the Obscure (WF 332).[3] See "Reflections on Surrealism" (WF 85-97) and "Inspiration, Lack of Inspiration" (SL 177-187). 0 yorum Hande Koçak Gönderen Isabelle zaman: 00:35 | Etiketler: Nesneler İmparatorluÄŸu http://www.fotokritik.com/1794569Bir aydınlığın içinden geçerek çıkılan karanlığa bir pencereden atlayarak geri dönmek.sade'ce. 0 yorum Bir İlk Saat, La Fontaine ve Üç KurÅŸun Kalem Gönderen Isabelle zaman: 16:20 | Etiketler: Karakutu, Romanesk Ve ilk saatim, hakkında yazmayı bir davete dek ertelediÄŸim, anlatıcımın hediye ettiÄŸi ve anlatıcımın ölümüyle, onun mezarından aldığım bir avuç toprakla aynı kutuda özenle saklamaya baÅŸladığım siyah rugan kayışlı, siyah yüzeyli, birden çok çemberin iç içe geçtiÄŸi bir meydanda, saatlerin parlak ve küçük taÅŸlarla iÅŸaretlendiÄŸi o zarif saat. İlkokul üçüncü sınıf bitiyordu, doÄŸum günü karne haftasına denk gelen ÅŸanslı bir çocuktum, karne hediyemdi, kolumdaki zamanla sokak arkadaÅŸlarıma –deyim yerindeyse çeteme- caka satmıştım, anımsıyorum tüm bunları, giysilerimin renklerini siyaha ve maviye çevirmemi, ya da giydiÄŸim her ÅŸeyde bir parça da olsa siyah olmasını arzulayışımı, bu sayede kolumdaki zamana yetiÅŸebileceÄŸimi düşündüğümü... Anlatıcımla bir seyahate çıkmıştık ertesinde, onunla bu ülkede dolaÅŸmayı hep sevdim, kuzeyde bir yerlerdeydik, korkunç baÅŸ aÄŸrılarından müzdarip halamı ziyaret edecektik, sonrasında umutla ve özlemle andığım İstanbul’a gidecektik, gazetelere gömülmüş bir dumanın arkasından izlediÄŸim anlatıcımla Åžale Köşkünün bahçesinde zaman geçirecektik, sonra beni yine çok sevdiÄŸim Büyük Ada ya götürecekti, yaz mevsiminin ufkunu hep sevdim, baÅŸka hiçbir mevsimde soÄŸuktan ve sadece kendi içine yayın yapan aksak bir radyo istasyonunu andıran kalabalık evimizden uzaÄŸa gidebilmek hep ona baÄŸlı olduÄŸu için, denize doÄŸru hep onunla yola çıktığımız için. Çocuksu bir bekleyiÅŸ hala avlıyor beni, denizin kıyısındaki artık bu ÅŸehir için özlemle çırpınmayan yaÅŸamım hep yaz beklentisiyle dolu, ufku doldurmak zorunda kalmadan üstelik, daha hafifçe, ama biraz daha kırgın. Halamın evi bir yokuÅŸun başında eski üç katlı bir apartmanın orta katıydı, yokuÅŸun aÅŸağısında her akÅŸama doÄŸru kurulan pazardan dünyanın en güzel çileklerini alıyorduk kuzenimle, eve varana dek korkunç bir karın aÄŸrısına tutuluyordum, kilolarca çilek tüketiyorduk yürürken, ve kalemler, evin cumbavari bir çıkıntıyla taçlandırılmış sokaÄŸa bakan penceresinin önüne oturup, onlarla yazmaya henüz baÅŸlamayacağımdan emin olduÄŸum, çok uzaklardan yanımda getirdiÄŸim üç kurÅŸun kalemi açtığımı, onları açarken de bir yandan saatimi kontrol ettiÄŸimi, saatin yaÅŸamıma giriÅŸiyle yaptığım her ÅŸeyde süre tuttuÄŸumu anımsıyorum. Halamın hastalığının ciddiyetiyle beni bize sonradan katılan küçük halamla birlikte bırakıp İstanbul’a gitmiÅŸti anlatıcım, kızının çektiÄŸi acıya ve acının adını bir türlü koyamayan doktorlara kızıp gittiÄŸini düşünmüş, ona kırılmamıştım, ancak bir çocuÄŸun göğüsleyebileceÄŸi cinsten bir hayalkırıklığıydı, kalakalmıştım, seyahat arkadaşım, dostum, anlatıcım, dedem bensiz çekip gitmiÅŸti. Kullanılmayan bir odada saatim ve La Fontaine öykülerimle baÅŸ baÅŸaydım, halamın saÄŸlığından çok daha önce saÄŸlığını yitiren eÅŸinin korku salan, bu yaşımda bile el sürmekten köşe bucak kaçtığım kitaplarının bulunduÄŸu bir odada, dedemsiz, sadece kitaplarım, saatim ve kullanmayacağımdan emin olduÄŸum üç kurÅŸun kalemimle...O yaz yaÅŸadığım en uzun yazdı ve ben bu bilgiyi saatimden, korkuyla uyumaya çalıştığım o artık odada üçüncü kez baÅŸa döndüğüm La Fontaine hikayelerinden alıyordum, yalnızdım, bu ilk gerçek yalnızlıktı deneyimlediÄŸim, göğsüne uzanıp dinleyebileceÄŸim bir dedem yoktu yanımda, ya da her sabah saçlarımı okÅŸayarak beni uyandıran babaannem. UnutulmuÅŸtum, öyle olmadığını bilsem de. O odada yalnızca çevirdiÄŸim sayfanın, saatimin saniye dokunuÅŸlarının ve yazmak için henüz kullanmadığım kalemlerimin sesi vardı, ve korkularımın.Her insanın yaÅŸamda tek bir anlatıcısı vardır, ben anlatıcımı kaybettiÄŸim günden bu yana ölüme karşı yazıyorum...Anlatıcımı kaybettiÄŸim gün saatimi çıkardım... İlk saatim aynı zamanda son saatimdi, o günden bu yana hiç saat takmadım.2009Resim,The Conquest of the Philosopher, Chirico http://mekaniksaat.blogspot.com/2009/07/bir-ilk-saat-la-fontaine-ve-uc-kursun.html 0 yorum 24.7.09 Önceki Kayıtlar Kaydol: Kayıtlar (Atom) Licence AUTOHAND by TEXTS HANDE KOÇAK is licensed under a Creative Commons Attribution-Noncommercial-No Derivative Works 3.0 Unported License.Based on a work at autohand.blogspot.com. Kase by KulturMantari Hande Koçak Isabelle Profilimin tamamını görüntüle Kümeler A.H.Tanpınar (1) Akışkanlar MekaniÄŸi (8) Alberto Giacometti (1) Alfred Kubin (1) André Breton (1) Antonin Artaud (4) Arthur Rimbaud (1) Atlas: Rüyalar (11) Au P'tit Bonheur (1) Autodessin (4) Automot (4) Autonote (23) Autophoto (31) Autophotoanaliz (3) Autoportre (5) Bookshelf (6) Catherine Deneuve (1) Charles Baudelaire (1) Charles Dickens (1) Christa Wolf (1) Conversation (5) D.H.Lawrence (1) Dairesel Hareket (1) Dante Alighieri (1) E.Hemingway (1) Emily Brontë (1) Extras (2) F.M.Dostoyevski (6) Francofolie (5) Franz Kafka (6) Gabriella Sica (1) George Sand (1) Georges Perec (2) Gherasim Luca (1) Guestbox (7) Gustav Klimt (1) Gustave Flaubert (1) H.G.Wells (1) Henry James (1) Henry Miller (1) Honoré de Balzac (1) J.G.Ballard (4) Jack Kerouac (1) Jack London (1) Jack Vettriano (1) Jacques Derrida (1) James Joyce (1) Johann Wolfgang von Goethe (1) John Berger (1) Journal (39) Jukebox (33) Julia Kristeva (5) Karakutu (4) Karoline von Günderrode (3) Kid Loco (1) Kör KuÅŸlar Bahçesi (6) L.F.Céline (3) Lars von Trier (1) Lisa Ekdahl (2) Lord Byron (1) Louis Aragon (1) M.C.Escher (1) Man Ray (1) Mano Solo (1) Marcel Proust (3) Massive Attack (1) Maurice Blanchot (3) Mauvais Sang (1) Mektup (2) Milan Kundera (3) Montesquieu (1) Nesneler İmparatorluÄŸu (11) Pasaj (4) Paul Eluard (3) Paul Flora (1) Philobox (1) Quelbox (4) Rainer Fassbinder (1) Reha Erdem (1) René Magritte (2) Roisin Murphy (2) Romanesk (8) S.T.Coleridge (1) Saul Bellow (1) Sentenced (2) Serge Gainsbourg (1) Simone de Beauvoir (1) Thomas Bernhard (7) Thomas Hardy (1) Thomas Mann (1) Toyen (2) Tristan Tzara (1) Victor Brauner (1) Virginia Woolf (4) Walt Whitman (1) William Blake (2) William Faulkner (1) Öykü (15) Cetvel ▼ 2009 (206) ▼ AÄŸustos (5) Sur Artaud IV Sur Artaud III Sur Artaud II Sur Artaud I Monologue ► Temmuz (17) Thomas Bernhard:Çekiçle Felsefe Bir DoÄŸum The Negative Eschatology of Maurice Blanchot Hande Koçak Bir İlk Saat, La Fontaine ve Üç KurÅŸun Kalem La Préparation Du Roman Dondurmerve N° 123 Le Coq, N°62 Kelebek, N° 54 Karanlığın Anatomisi Aile Günlükleri I The Making of An Austrian Ben Bir Breguet... Bernhardian Texture Üç Kız KardeÅŸ L'Anatomie D'une Femme Indépendante Abonnez-Vous ► Haziran (40) De Beauvoir, La Femme Indépendante à € 2! Un Homme Coupé En Tranches L'Homme Coupé en Deux* La Femme Coupée en ... Düşünce Gücü Goethe Notları I (2001) Rüya 05.03.07 Kum Saati & Marcel Proust FSM Antibiyotik Deux Jours Lacaniens When the moon is on the wave, And the glow-worm i... Eski Ustalar II Eski Ustalar I Rue de Grenelle! Lee Miller & Man Ray İzotonik Sodyum Klorür Medicine By Isaac 15.06.1982 15 Haziran 14.06.2009 Bowery Blues Exister La Salle Bretonesque Austrian Nightmare Mais Quoi? La Decisione ► Mayıs (44) ► Nisan (39) ► Mart (34) ► Åžubat (27) ► 2008 (6) ► Eylül (1) ► Mart (5) Touche Search Box Copyright © 2008 autohand Design by Styleshout | Blogger template by Blog and Web - 34ddb30bcacdea9caaaf66652eb54b921463e9be848a8d6ee90fcce28cfce362
-
(What's this?)
W3D76-E589A-79864

